MEHRİBAN OLAK… Gündəm

MEHRİBAN OLAK…


İstanbul’da bir yerden bir yere gitmek kimi zaman zulümdür. Bilhassa sabah erken saatlerde toplu taşıma araçları, işe gidenlerle tıklım tıklım dolar, otobüslerin, minibüslerin, tramvayların içinde adım atacak yer bulamazsınız. Araçların dolmasıyla birlikte yolculardan yahut da şoförden duyduğumuz: “Arkaya doğru ilerleyelim…”, “Arkadaşlar, arabanın arkası da gidiyor…” veya “Sıkışalım beyler!..” gibi ikazlar yolculuk ilerledikçe daha da artar, sürekli yolcu alan şoföre bazı yolculardan gelen “Daha nereye alıyorsun kardeşim, üst katı mı var bunun…” gibi yarı mizahi yarı ızdırap dolu cümlelere özellikle minibüs şoförlerinin ve şoförlere yandaşlık eden bazı yolcuların verdiği: “Kardeşim, beğenmiyorsan taksi tut…” sözü üzerine yolcunun “Sana mı soracağım ne tutacağımı… “ ile başlayan sürtüşmeler bazen eğlenceli olsa da sıkça hakaretlere varan ağız kavgalarına dönüşür. İşte bu sebeple İstanbul’da işime giderken mümkün olduğunca, arabaların ve yolların daha tenha olduğu erken saatleri seçer, akşam dönüşlerde yine aynı taktiği uygular, saat sekizden önce mecbur kalmadıkça arabaya binmezdim. Bakü’ye geldiğimden beri (Bakü’ye 2010 yılının 14 Eylülünde geldim) çok pahalı olmasına rağmen hep işime yakın yerlerde ev kiraladım, çünkü İstanbul’da çektiğim o eziyeti burada yaşamak istemiyordum. Zira Bakü’deki trafik de İstanbul’dan arta kalır değildi. Buna bir de yollara gelişi güzel park etmiş araçların yolu daraltmasını da ekleyince burada da kocaman bir trafik keşmekeşi yaşanıyordu ve halen de öyledir.
Azerbaycan’a geldiğim ilk sene, Azerbaycan mekteplerinde de derslerim olduğundan gidiş gelişlerimde daha çok vasıta kullanmak zorundaydım ve en çok da metroyu tercih ediyordum. Metro Bakü’de 1960’lı yılların sonunda faaliyete başlamış. İstanbul’dan daha eski tabii. Haliyle sistem de eski fakat oldukça kullanışlı. Zaten halk da en çok metroyu tercih ediyor. Zira Bakü’yü neredeyse bir uçtan diğer uca kadar bağlıyor. Bazı saatlerde ve bazı istasyonlarda o kadar kalabalık oluyor ki inip binmek oldukça çileli bir hâl alıyor. Bir yıldan fazla bir zamandır metroyu neredeyse hiç kullanmadım desem yeridir. Evim okuluma çok yakın olduğu için ve biraz da antrenman olsun diye hep yürümeyi tercih ettim. Eğer mesafeler çok uzak ve vakit darsa ya otobüsü ya da taksiyi tercih ediyordum bu süre zarfında.
Yaz başında, bir iş için 20 Yanvar’a gitmiştim. 20 Yanvar’ın eski adı Kızılordu Meydanı’ymış. “Yanvar” birinci ayın yani “ocak”ın Azerbaycan Türkçesindeki adı. Rusçadan geçmiş, İngilizceden aşina olduğumuz “january” kelimesi… 20 Ocak 1990 yılında Rus ordusu tanklarla Bakü’yü, şehrin ana girişlerinden biri olan bu meydandan girerek, işgal ettiğinde bu bölgede çok sayıda Azerbaycan evladını şehit etmişti. Daha sonra buraya o gün yaşanan hadiselerin hatırasına bir âbide dikilmiş ve buradaki metro istasyonunun adı “20 Yanvar” olarak değiştirilmiş, semtin adı da 20 Yanvar olmuş.
20 Yanvar’daki işim bitince daha hızlı gideceğimi düşünerek otobüs yerine metroya binmeyi tercih edip istasyona girdim. Girdiğime de pişman oldum. O gün ne ise müthiş bir kalabalık vardı istasyonda. Tekrar çıkmayıp, nasıl olsa iki durak gideceğim diye kendimi teselli ederek ilk gelen araca binmek istedim fakat olmadı. Zira sağımdan solumdan depar atıp önüme geçen yolculardan etrafımı göremedim, “Qapılar bağlanır (kapılar kapanıyor)” sesini duyduğumda etrafımda benim gibi trene binememiş bir iki kişi vardı, bunlardan birisi ilerlemiş yaşına rağmen bir ton makyaj yapmış bir teyze ile, yüksek topuklu ayakkabıları üzerine durmaya çalışan yeni yetme bir genç kızla onun etrafında dolanan acemi çapkın bir delikanlı vardı. Daha dakika geçmeden istasyon tekrar kalabalıklaştı. Bu defa kararlıydım, trene binecektim. Hemen kapının açıldığı noktayı bulup iyice yaklaştım ve kapı açılır açılmaz ben de kıyıdan kendimi içeri atayım diye beklemeye başladım. Bir iki dakika bekledikten sonra tren geldi, kapılar açıldı, bir iki kişi iner inmez kendimi çevik bir hareketle diğer insanlarla içeri attım ama yürüyemedim… Çünkü arkamdaki kalabalık beni ileri doğru adeta ittiriverdi. Tekrar o ses geldi: “Gapılar bağlanır (Kapılar kapanıyor)” ve tren hareket etti. O kadar kalabalık ki hareket etmek mümkün değil. Arada sıkıştım kaldım. Vagonda tutunacak yerlere de uzanamadığımdan trenin her hareketinde sağa sola sallanıyorum ve her sallandıkça adeta vücudumun şekli değişiyordu. Tren yavaşladı ve durdu, İnşaatçılar istasyonuna gelmiştik. İnenler olur diye boşuna bekledim, bilakis daha da binenler oldu ve vagonda balık istifine döndük. Tren hareket edince artık sallanacak boşluk kalmadığından olduğum yerde yamulup kalmıştım. Bir dakika bile gitmemiştik ki etrafımda bir hareketlenme oldu ve kapı tarafından bir ses yükseldi: “Mehriban olak, mehriban olak… (‘Yakınlaşalım, sıkışalım’ın Azerbaycan Türkçesindeki karşılığı)” Âdeta yamulmuş bir şekilde duran ben, bu ikaz üzerine sağdan soldan iyice sıkıştırılınca sesimi biraz yükselterek: “Dayanın, o geder de mehriban olmayak… (Durun, o kadar da yakınlaşmayalım…)” dedim tebessümle… Trendekiler önce biraz şaşırdılar, sonra hafif bir sessizlik oldu ve ardından etrafım açıldı ve ben hemen kendimi kapının yanına attım. Sonra milleti aldı bir gülme… Bu arada tren İlimler Akademiyası istasyonuna gelmişti, gideceğim yere bir durak daha vardı fakat ben kapı açılır açılmaz kendimi dışarı attım. Arkama baktığımda yolculardan bazıları hâlâ gülüyordu, ben de gülüyordum…

Qiymət 5/5 (100%) (2 səs)

Digər xəbərlər

Səkinə Qərib. HEKAYƏ

Gülnar Əhməd. Truppa. hekayə

Vicdan qorxuya verdiyimiz ikinci addır

Gördün, məni də it yerinə qoydular!

Fərid Əhmədov. Aypodlu, facebooklu feodalizm. Esse

Şərhlər